25 Aralık 2011

yeni yıl


söylenmekten yıprandı yeni yıl hayalleri,
 insanlar sadece ümitle mi varolurlar? 
yeni bir yıl sanki geçmişi tamamen silecek ve yeni bir hayat başlayacak...

son günlerde en çok duyduğum dilek bu...
 hele bir 2011 bitse. 
bitti ne olacak?
 yeni yıl sabahı uyandığımızda yaşananlar
 tatlı ya da acı 
zihinlerimizden görünmeyen bir süpürge ile silinecek ve hiç hasar görmemiş o kocaman kalplerimiz, egolarımız boş bir sırıtışla aynaya bakarak hadi bakalım taptazeyiz mi diyecek? 

ne oluyor bu insanlara böyle?
 toplumcak hasta mı olduk ya da öyle çok acı çekiyoruz ki yaşamlarımızın dar kalıplarında bir gecelikte olsa yarının taptaze geleceğinin hayali bizi mutlu ediyor.

uyanın! 
sadece bir gece


17 Aralık 2011

akıyor

pencereden süzülen güneş, sessizlik, yan komşudan duvarı delip gelen televizyon gürültüsü, klavyenin tıkırtısı, bir korna sokaktan, tekerlekler dönerken ıslak asfaltın sesi o da evin içinde, saçma sapan görüntülerle sessizliği dağıtan televizyon... hemen sessize almalı ama özellikle dinlemeyince duymuyorsun ki,  köpekler amma havladı, alt komşu kapısını kilitliyor... sessizlik... hayat...

13 Aralık 2011

Circumstances...


iki kadın...

İran'ın hiç tanımadığımız arka sokakları ve kapalı kapılarının arkasındaki hayatlar

bedenden alınan zevkler

bir erkeğin dönüşümü ve çevresindekilere verdiği zarar

kaçış...



sokak lambaları

sokak lambaları :) iyi hatırlattı bir dost geçenlerde bir yazımın üstüne...
en iyi dosttur mesela yağmur yağarken, ışığının huzmelerinde düşen iri damlaları izlemek yalnızlığını unutturur insana. ya da soğuğun ayazında bir gece vakti sırtını yaslarsın, ışığı güç olur tutunmaktan vazgeçtiğin hayatta kalmana
bir ruhları var mıdır? geçerken altlarından sanki bizi izlerler, korkularımızı bilirler de üzümüze vurmazlar. sessizce uzaklaşmamızı ve bir başka dostlarının ışığına kavuşmamızı beklerler.
aynı yaşlı ve bilge ağaçlara benzetirim ben onları
camımın karşısında her gece bana bakan sokak lambası

9 Aralık 2011

gidenler kalanlar...

tavandaki ampülün tavana tutunan kısmı yamuk öylece sırıtıyor. aydınlatıyor ama, yani bir anlamda işini görüyor.ondan beklenen kadar. biz de öyle değil miyiz? girip çıktığımız hayatlar; hayatlarımıza girip çıkanlar, kalanlar...
herkes bir işini, bir işimizi görüyor. böyle mi?
şiddetle reddediyorum.
hayatlarımıza sahip olduğumuz en çokta sahip çıktığımız insanları almalıyız, bırakın onlar öğretsin bize kalıp isteyip istemediklerini. kalmak istemeyenler için ise bir damla gözyaşına bile değmemeli...

4 Aralık 2011

durmuyor ses

bazen ne diyeceğinizi bilemezsiniz ama yine de dokunmak istersiniz tuşlara, anlamsız kelimeler dökülür parmak uçlarınızdan...başkalarına yoktur faydası ama siz içinizi boşaltıyorsunuzdur ve durdurmak istemezsiniz iç sesinizi. işte öyle bir an bu; kendi sesim durmuyor içimde hatta daha da fena yankılanmaya başladı. uzun yürüyüşler özellikle de bir hedef koymadan alıp başınızı yürürsünüz ya işte öyle bir ferahlamaya ihtiyaç var. nefes derin olmalı ki sussun iç sesim ya da uyumalı mı?
uyuyunca ya rüyada devam ederse ya hiç susmazsa...
bir tanem durdururlar merak etme, kendi iç sesini unutursun başkalarının derdine ortak olmak için belki de

24 Kasım 2011

bir Krek deneyimi... güzel şeyler bizim tarafta ya da hangi tarafta?


camın ardında hayatlar; sevmeye, sevilmeye çalışan.

zaman zaman bir çığlık gibi sevilmek kendin olmak... ne kadar çok seversek o kadar çok sevileceğimizi sanmanın yanılgısı... bazen çok bildiğimizi sanıp küçümsediklerimizin bize hayatı öğretmesi

sarsıcı...

sahnede o muhteşem oyuncularla aranızda duran camın an be an yüzünüze çarpışı...


http://www.krek.net/

20 Kasım 2011

bir rüya... vietnam


hanoi'de geceyarısı yürüyüşü, mavi olmayan bir deniz ve gece tutulan mürekkep balıklarının tiz çığlıkları; su buharı gibi nemli hava solumaya çalışılan başka bir gökyüzü
vietkongları aradığım tüneller ve rex otelin terasından saygon
başka tanrılara adanan kızıl toprak renginde angkor kuleleri...

başka hayatlara dokunmak, başka çocuklara gülümsemek ve şimdi onlar uyurken uyanmak...

 
 

 

 


26 Ekim 2011

bağbozumu



"Ayaklarıyla ezip fıçıya mı bastılar seni
Nefti kasnaklı bir fıçıya
Aldırma, kara üzüm!
Sen, o Kırmızı Şarabına doğru
İçten içe
Harıl harıl
Çalışmana bak, iki gözüm"

Tarihi Bağbozumu / Can Yücel


22 Ekim 2011

bedava metrobüs yolcuğu ve hannah arendt


dudağımda çarpık bir gülümseme, biliyor muydu acaba bana ilerleyen dakikalarda harika anlar hediye edeceğini...

tesadüfler...

durakta bekleyen kız hiç duraksamadan soruma cevap yerine akbilini makineye dokundurdu.

tüm ısrarlara rağmen bedelsiz bir geçiş ve küçük bir teşekkür... işte bana o anları hediye eden kişi... sadece bir göz teması...

koşa koşa geçen zaman ve işte kapısındayım nefes nefese uzun bir aradan sonra...

hannah sahnede... ne zaman duydum adını acaba? heidegger hakkında bu adam ne demiş diye bakarken satır aralarında aşklarını betimleyen internet sitelerinde mi? yoksa psikiyatrımın yazmayı düşündüğü kitaptan gönderdiği küçük kupleden mi?

o satırlarda düşünce, aşk ve acısını yakaladığımı hatırlıyorum. hatta gelen satırlara cevaben satırlarımda en baskın reddediş, onu özgün ve özgür bir kadın olarak betimlemek yerine heidegger'in aşk yaşadığı kadın olarak sunmak olmuştu.

garip bir şekilde kulağıma ilk çarpan ve hala kafamda yankılanan replik: "kelimeler kelimeleri gizler" oldu... bunun gerçeğini yaşadım. kelimeler kelimeleri ve hatta duyguları gizledi. kelimeler acıtırmış öğrendim.

ve geçmişten gelen bir hayalet gibi karşıma dikilen sözler; antisimetrik ilişkiler... devamı mutsuz mudur? ya da biter mi hatırlamıyorum. galiba beni alan sadece ilk iki kelime oldu devamı ise önemli değildi...

antisimetrik ilişkiler... bunu ilk duyalı beri hayat öyle değişti ki şimdi anlamını kavramakla birlikte gerçekliğini sorgulayamadan edemiyorum. onların ilişkisi simetrik miydi? felsefi ve düşüncesel paylaşımda evet hatta simetrikten de öte... ama heidegger bir "an" da düşünce sisteminde bazı bahanelerle (alman eğitim sistemini iyileştirmek, almanyanın eski büyük günlerine dönmesi vs. vs. vs)  hitler yanlısı olup çıkıveriyor. tarih akladı mı belki? orasını tartışmak gerek. ama hala büyük filozof, alman varoluşçularının önderi...



sonrası ise büyük ayrılık, araya giren yıllar, kendi başına yaşama, düşünsel varoluşuna tutunan ve başarılı olan bir kadın. burada tabii dönemi göz ardı ederek ve biraz da galiba muhafazakar davranarak hannah'yı da sorguladım. ilişkisini... ama diğer bir yanımda ismi bile büyük hocasına duyduğu öncelikle düşünsel aşkı ve sonrasında düşünsel aşkın getirdiği bedensel aşkı düşündürdü. tabii heidegger'in inanılmaz egosu sahnede boy gösterirken bir anlamda sonradan kendini gerçekleştirmişse de hannah'yı kurbanlaştırdım. "özür dilemek tarzım değil" diyebilen büyük EGO!

tiyatro, sanat işte böyle birşey...sorgulamak, düşünmek, öykünmek, başa çıkmak, değişmek, özgürleşmek... belki onlarca kelime daha yazabilirim...

yolda hep aklımda bana saniyeler kazandırarak aldığım keyfi borçlu olduğum kız vardı. hayatı, değerleri, düşünceleri nasıldı, kimdi?

bedava bir metrobüs yolcuğu ve sonunda yakalanan değerli "anlar"



13 Ekim 2011

Filmekimi'nin ardından...

evet bir festivale daha veda ettik...

verimli ve keyifliydi. bu kadar kötü bir sinemanın içinde festivaller bize nefes aldırıyor ama bir dakika gündemde bir zamanlar anadolu vardı ona haksızlık etmeyelim.


işte benden, gözlerimden ve zihnimden geçenler...




garip bir şekilde festivalin ilk filmi üçlü aşk kitabı gibiydi aslında hayatıma fazla dokundu ama olamayacağım olmayı tercih etmediğim tarafından. kocasının kendisini terk ettiği kadınla ve kocasıyla barışan onların hayatına dahil olan bir kadın. neden diye sordum. neden terk edilen kadın kocasını ve o kadını affetmek zorunda kalsın? modern olmak mı? yoksa çook ileri ahlak anlayışı mı. hayır ikisi de değil. kadının çaresizliği ve terk edilmenin acısını büyüklük göstererek kapatmaya çalışmak. sevenlere saygı ile ben sevmedim...




bir çift... hayatlarına bir kediyi katmanın sorumluluğunu kendi özgürlüklerinde arayan bir adam ve bir kadın. giden bir kadın. aslında mutsuz olduğunu anlamaları birbirlerine zaman tanımaları ile başlıyor. etkilendim ama gidecek yolu olan bir filmdi.


işte kapitalizm! dünyayı para ve rakamlar olarak gören beyaz yakalılar... ve sistem acımasızca yoluna devam ediyor küçük bir damla timsah gözyaşı bırakarak arkasında...





ve işte yine sahnede vahşi kapitalizm,  bu sefer bir erkeğin penisinin ucunda... hırsı, para tutkusu, katı aşk anlayışı ve kadını meta olarak gören erkek egosu ile karşımızda...
sonu mu, en son gece karanlığında sahilde kumlara doğru kapanan fabrika işçilerinden kaçıyordu :)



festivalin en keyifli filmi... bir julie deply dokunuşu. acı ve tatlı; gözyaşı ve kahkahalarla dolu bir aile eleştirisi. içinde tüm insani duyguları barındıran ama pek çok repliği bayağı düşündüren, sistemi kimi zaman eleştiren iyi çok iyi bir filmdi. tek sorun bir avm'de izlenmiş olması. bu beni isyan ettirdi. hele de öncesinde mecburen avm'de yenen bir yemekte bir yanında Ahmet Hakan bir yanında o kanserli karısını boşayıp havalı karısı ile sırıtan reklamcı adam olunca insanın midesi bir kendini şaşırıyor...
ama tek avuntu film tüm beklentimin ötesindeydi ve tüm bunları unutturdu.


ve son film... Holiday (fragmanını bulamadım...) Agatha Christie'nin fransız versiyonu, eğlenceli ama fazla mesaj taşımayan bir filmdi.


işte size bir filmekimi özeti... seneyi bekliyorum daha şimdiden heyecanla. ve sevinç, önümüzde her sene daha da fazla tutkunu olduğum !Fİstanbul ve büyük festival var.


İstanbul sonbaharda güzel... tüm vaad ettikleriyle...


** bu arada filmekimi ad olarak ne kadar metaforik... film ekmek, insanlara filmler sayesinde duygular, bakış açıları, düşünceler ekmek ve onların yeşermesini sağlamaya çalışmak belki de her sene her sene ve her sene...



10 Ekim 2011

ve keman sizi alır götürür...



an

yağmurlu pazar sabahında yollara düştüm erkenden, amaç festival kalabalığına katılmak.

üç film üstüste...

yürürken aklımda nedense "bir zamanlar anadolu" ve etrafımdaki Bilge Ceylan filmlerini sevmeyen "çoğunluk"...

birden dolmuş beklerken gözgöze geldik. delice yağan yağmurun altında.

suyun içinde yuvarlanan, duran, suyun hızı ile yine yuvarlanan bir kestane... ve yine o an filmde suyun içinde yuvarlanan elma gözümün önünde.

"anı" yaşadım... birden dünya durdu, sessizlik sadece suda yuvarlanan o kestane ve ben vardık. sadece bizim için yaratılmıştı o an...

işte bu an'ları... yaşamın biraz duraksadığı ve uzamın içinde yaşanan o teklik duygusunu seviyorum onun filmlerinde. sanki gerçek hayat,  bunu söylediğimde insanlar "gerçeğini zaten yaşıyoruz, aynını görmeye ne gerek, film seyredeceksem yaşadığım hayatın hızında olmamalı" diyor.

ama o "anı" bir yaşayabilseler.

ben ve suda yuvarlanan kestane...

suyun hızı ile yuvarlanan "o"; yaşamın, seçimlerin, duyguların "hızı" ile yuvarlanan "ben". ironik ama bir o kadar da gerçek...

7 Ekim 2011

başıboş satırlar

bir zamanlar anadolu seyredildi. eve dönünce düşünüldü üzerine uzun uzun... aklımda anlar ve imkansıza varan fotografi...

varlığın eylül sayısını iki kere almışım! işte tipik ben. ama ne salaklık...

ama ilk defa bu bana aferin iyi ki de yapmışsın yahu dedirtti. HBK'nın 12 nisan yazısı... unutulmaz. aslında hayatın, hayatımın değiştiğinin, değişeceğinin hiç farkında olmadığım günün tarihini taşıyor ve satırlar bir anlamda bana yazılmış gibi... mutluluk, yapmak istediğin şeyi yapmak, hayat, değişim... öyle çok mesaj var ki. ya da bu yanlı bir okuma. varsın olsun!

(ben ne çok "... " kullanıyorum, bu ne demek acaba. sürer devam eder cümleler o cümlelerdeki vurguyu, duyguyu mu artırmaya çalışıyorum bilinçsizce?)

ekim geldi yağmurlar başlasa... sararmış yapraklarını koklayarak sokağımın ıslak ıslak yürüsem.

1 Ekim 2011

ve Paris ve nihayet

midnight in paris, seyrettiğime galiba en çok dvd'ci sevinecek. 3 haftadır, haftada iki kere, hani woody allen'ın son filmi diye kapısından içeri girdiğimde, yine mi sen diye bakan adam yani :)

yaşadığımız çağdan hep farklı bir çağda yaşamak isteyen bize, aslında bunun insanlığın ya da daha net bir açı ile varoluşunu sorgulayan insan topluluğunun temel sorunu olduğunu anlatmaya çalışmış allen bu sefer kamera arkasından.hani biraz bende sizden biriyim diyerek.

fakat filmin ukala ve sevimsiz adamı şöyle diyor... "başka bir çağda yaşamak istemek aslında yaşadığın hayata tutunamamanın onunla başa çıkamamanın bir sebebidir... yani patalojik"

bir ironi yaratmış allen... başka bir çağda yaşamak istiyorsan bu hayatla başa çıkamıyorsun ya da varoluşunu sorgulayabilecek kadar benliğinin farkındasın...

galiba izleyiciye bunlardan birini, yani hangi açıdan bakarsan bak, kolay olmayanı seçmesi için bir pencere açıyor Paris'in insana verdiği sonsuz huzur ve herşeyi yapabilme cesareti ile...

28 Eylül 2011

bak sen şu işe...

kızgınım, çok hem de... sabah gelirken dinlediğim habere bak! devlet hazine arazilerini şirketlere bedelsiz verecek, şirketler buraya okul yapacak ve devlet bu okulları kiralayarak şirketlere kira ödeyecek... bu da yetmezmiş gibi şirketler okulların kantin vs. gibi alanlarını da işletecekler. yani kira yetmiyor hem de 49 yıllığına kira. ne güzel keşke benimde bir şirketim olsa bu arazilerden alsam derme çatma bir bina yapsam ve devlet  49 yıllığına kiracım olsa!!! zaten başkaca bir işe de gerek kalmaz. hatta kantinde de tostları ben yaparım... değme keyfime...

eğitim sistemi zaten son yapılan değişikliklerle laik ve Atatürkçü öğrenciler yetiştirme misyonunu "resmen" bıraktı şimdi de özel işletmelerin kiracısı "okullar" atanamayan öğretmenler ile genç nesilleri yetiştirecek.

gerçeklerden, toplumsal olaylardan, siyasetten uzak; hayatlarını aldıkları ayakkabı ya da çanta markasına endeksleyen, arkadaşlarını toplumsal statüye göre seçen, Holywood filmleri ile beyinleri bilgiden çok kavga, şiddet ile pompalanan, markalara aç bir nesil zaten ancak bu şartlar altında daha da güzel yetişir.

yaşasın yeni "Milli Eğitim" sistemimiz !!!

26 Eylül 2011

sonbahar yaprakları



"yeşiller sarı ve turuncu'ya dönmekte..."












doğa ve insan

doğayla ne kadar yabancılaşmışız... ben ki evinde türlü çeşit çiçek bitki büyüten, balkonu seraya çeviren biri hissetti bunu...

hafta sonunu bir kır evinde geçirdim. kırmızı domatesler ve yeşil biberler ülkesinde. etrafta araba kornaları ve hatta arabaların bile olmadığı dünyanın en sessiz köşesinde. aklıma ilk gelen "ve İnsan otomobili yarattı" oldu. böyle bir sessizlik dünyasına girince ilk fark ettiğimiz olmayan araba kornalarıydı. ne kadar yabancıydı bu sessizlik oysa ne kadar insana özgüydü. bizi çaresizce dev binaların, gürültünün, AVM'lerin, tüketmenin çılgınlığına mahkum eden kapitalizm en insan özelliğimizi de çalmıştı; doğayla yaşama, uyum sağlama, savaşma ve hayatta kalma...

yeşilin içine gömülen ve toprağı hisseden tabanlarım önce irkildi sonra da bunun keyfini çıkarttı. hele sırt üstü çimenlerin üzerinde uzandığında eylül güneşinin yüzünde gezinmesi...


küçük bir çocuk vardı, onu izlerken anladım ki biz büyürken bir yerlerde bir kapı arkasında bırakıyoruz çimene basmayı, köpeklerle rüzgara doğru koşmayı, dalından koparttığımız biberi yıkamadan yemeyi... büyürken adam olurken!

ve gece; Jüpiter uzunca bir süredir tahtını koruyor gökyüzünde... etrafında yüzlerce,insan gözünün yetebildiğince, gördüğümüz diğerleri...düşüm şu; binlerce yıldır aynı gökyüzüne baktığımız insanlar, onlardan ne öğrendik? cevabı o kadar acı ki: hiçbir şey...

ama birde ateş yakmayı öğrenmişiz :) çevresinde geceye gecenin sessizliğine sığındım... çıtırdayan odunlar ve mis gibi bir koku... tek gerçek buydu...




22 Eylül 2011

kış geliyor

yağmur ıslatmaya başladı İstanbul'u. artık yaz yağmuru değil düşen damlalar. sararan yapraklar kış habercisi. uzun bir İstanbul kışının. gri gökyüzü... sadece huzur veriyor garip bir dinginlik. güneşi durdurabilecek kadar güçlü bir civa rengi.
boğaz, deniz ne güzeldir şimdi.

...griliği sevdiği gibi sarmalamış dingince uzanıyordur milyonlarca yıllık yatağında...





16 Eylül 2011

Tempori servire

"bir çınar yaprağı 
önce dalında küçük bir filiz
sonra olgunlaşan gövdeye sarılan yemyeşil fütursuzluk
şimdi ise toprağın üzerinde kıvrılmış poz verirken olgunluğuyla
ben her "anı" yaşadım hepsinin keyfini çıkardım diye fısıldıyor kulağıma..."

12 Eylül 2011

tükenmek ve günümüz "ben"i

bıktım bu "ben" dilinden. yeni "ben"den.midem bulanıyor ama o kadar çok bulanıyor ki kusamıyorum bile...

reklamlardan ve bize binlerce kez pompalanan yeni benlik kurgusundan bahsediyorum. farklı ol sen başkaları gibi değilsin başarabilirsin ve işte o zaman güçlü olursun "sen" olursun.

bu kadar kolay mı? kim inanıyor. bu pompalanan sözcükler mi "yeni" insanı şekillendiriyor?

farklı olmak. kime göre neye göre?

günümüz insanı meşhur gelişmiş benlik algısı ile doymuyor.

ne aldıkları, ne yaşamı, ne sahip oldukları, ne seks ne de ilişkileri. hiçbiri yetmiyor ona...

her zaman daha fazla ve daha farklısı... tüketiyor sanki hep daha iyisini bulabilecek gibi. ama bir gün insanoğlu anlayacak.... "bizde aynı üzerinde yaşadığımız dünya gibiyiz"

kaynaklarımızı tüketiyoruz ve tükettiklerimiz geri gelmiyor. kaz dağlarında siyanürle altın aramanın verdiği zararı bizde doyumsuzluğumuz ile kendi benimize ve hayatımıza veriyoruz.

ve her ikisi de tükeniyor ve geri kazanılamıyor.

10 Eylül 2011

Le bien et Le mal



iyi ve kötü... 

hangimiz biliyoruz ya da bilebiliriz neyin iyi neyin kötü ya da kimin iyi kimin kötü olduğunu?


                         


                     
                                       İstanbul "benim"




1 Eylül 2011

bir tını

melisa kokusu gecenin içine derinden gelen bir piyano ezgisi gibi inişli çıkışlı yayılıyor. ruhumu bambaşka yerlere taşımak için...

ve kulağımda...




30 Ağustos 2011

yeniden aynı göğün altında...

buram buram melisa burnumda. bazen rüzgarın esişiyle iyice ağırlaşıyor koku bazen de derinden gelen bir haz gibi koklamak için çaba sarfetmemi istiyor.

yine İda'nın eteklerindeyim. bu son otuzaltı saatte ikinci çağrı ve benim ona boyun eğmem. göğün yıldızları altında sessizliğe kulak veriyorum.

onur caymaz'ın son kitabını okudum ida'da. hikaye'den çocuk...  ve galiba en doğru yeri seçmişim delicesine satırlarına gömülmek düşler kurmak için.

içten yazılan o satırlar bazen gözyaşı damlalarına dönüştü bazende dudağımda hafif bir gülümsemeye...

şair iyi şiir yazan değil hayatı düş ile birleştirerek geleceğe bırakandır bence ve okuduğum kitap iyi bir şair tarafından yazılmıştı...

24 Ağustos 2011

günden kamerama kalanlar

dalından taze narlar


ölümsüz zeytin...ida'dan


ve Ege'ye karşı...

İDA

ida...fısıldıyor...gecenin içinden

egenin hafif esintisi geliyor yunan ellerinden. denizin taşıdığı iyot kokusu burnumda ida'da. zeus'un sırtında europayı taşıyıp bıraktığı topraklardayım. gece fısıldıyor. kadim topraklar.yaşanmışlıklar ida'nın içine sinmiş. ne siyanür ne de toprak kazıcılar çıkartabilir bu ruhu. sadece insan anlar onun fısıldadıklarından.




cundayı arkada bıraktık ve ida bize kucak açtı. samanyolu tepemizde göktaşları kayıyor. unutmuyoruz alışkanlıkla heyecan içinde dilek tutmayı.ağzımızda "bak yıldız kaydı" mırıltısı.

idadayız ya her dilek tutar geleceğe dair... ya geçmişte tuttuklarımız? paganız hala bir işaret arar dururuz atalarımızın beklediği gibi doğadan...

bir gezegen gökte. hangisi merakla bakınmak. venüs? gittikçe yükseliyor gökte izliyorum. milyonlarcadan milyarlarcadan biri tıpkı insanoğlu gibi. ama "o" koskoca gökyüzünde tek. sanki bir tek o var. bizde öyle değil miyiz? sadece kendi "ben"imiz, bencilce kendimiz kendi isteklerimiz değil miyiz?

lesbos'un ışıkları. gün boyu çalan yunan radyosu.

"sessizliğin içinde sessiz olmak"... bir bağırsam nefesim yankılansa ida'nın eteklerinde...

bir eski köy. dağ köyü. ufacık bir meydan. hala eskilerden kalma bir çay bahçesi. tahta iskemleler çocukluğumu hatırlatıyor. bugünlerde bazen sevinç bazen hüzünle andığım günleri.

köyün içinde bir otel. dağın yamacında tepeden egeyi izliyor sanki bir kartal yuvası. ida karanlık. tek bir ışık bile yok sadece karanlığın içinde olduğunu bildiğim uykuda zeytin ağaçları.

o kadar uzakki şehirden onun insanı insan olmaktan çıkaran ritminden. her an sakin, her an "an" gibi zamansız topraklarda.

zaman senin zamanındır... Kucağına sığındığın İda'nın ve senin...






23 Ağustos 2011

gece

serin alaşağı eden bir rüzgar adada rahat vermiyor...kafa hiç ayık değil simonla ben yine gecenin içinde sessizliğin bekçisiyiz. bir o bir de ben anlıyoruz geceden geçen duygulardan.
bu sefer sessiz gece ada uykuda taa ki sabahın gün ışımasına kadar. gün doğacak...

22 Ağustos 2011

benim cundam...

simon... ayaklarımın altında dolaşıyor. sabaha karşı yanımda bir can. hızlı hızlı nefes alıyor beni gördüğüne sevindi. geceyi bekliyor ve ona bir arkadaş geldi. verandada nereye gitsem peşimde. ben seni bırakmam edasıyla. harika bir ispanyol cocker. adını her fısıldadığımda yanımda... ayaklarımı kokluyor ona katılan dostu selamlar gibi...

bir anda...

adada heyacan. bir kadın feryadı."polis çağırın" cunda da hareket. neler oluyor? simon ile ben yarı belimize kadar verandanın camından sarkıyoruz. adada neler oluyor? ama ne heyecan gece yarısı.bir kadın bağırıyor anlamadık. ben yine bilgisayarımın başında o feryadın huzursuzluğunda... hayat devam ediyor. ne garip. evlerin ışıklarında aradığım "bu evde kim bilir neler oluyor, neler yaşanıyor" hissi şimdi sokakta yanıbaşımda ama anlamıyorum katılamıyorum o kargaşaya sadece bir seyirciyim ayaklarıma sürünen o sıcak hisle. simon yanımda... korkma diyor...



sabah erken saatte karıştım bu sabah cunda esnafına. saat 8... işlerine gelen adalılar. dükkanlarının kapısını açıyor günün turistlerini karşılamak için... her yerde bulabileceğimiz buzdolabı magnetleri, ıvır zıvır ama hepsinde geçim derdi....hızlı bir yürüyüş. dar sokak araları, adalılar halaa uyuyor. uyuyan sokakları sessizce ürkütmeden adımlıyorum... kargacık burgacık taş döşeli sokaklar. her köşe başında rum evlerinin silüetleri beliriyor sabah ışığının huzmeleri altında... gidenleri mi üzülsem yoksa yıllar önce mübadil gelen ve  adayı yurt bilenlere mi? hiç kimseye belki de hiç kimseye üzülmemeli...




sabah gazetelerinin açılmasını bekliyorum. bilirsiniz böyle yerlere gazete geç gelir. dikiliyorum bakkalın önünde... cumhuriyet, birgün ve radikal...pazar üçlemesi işte...bakkal inadıma şaşkın neden kalkmış bu kadın bu sabahın saatinde dercesine açıyor balyaları. ve işte gazetelerim koltuğumun altında verr elini taş kahve.

bu saatte turistler uyuyor sadece... ben ve adalılar ve benim gibi kendini adalı hissettmek isteyenler... ( ve simon yine yanımda gezmeye çıkmıştı karanlıkta. özledi herhalde sevilmeyi :) ... ) taş kahvede ilk çaylarını yudumluyorlar egenin esintisine karşı.

havada esinti... hafif bir iyot kokusu. güzel bir masaya yerleşiyorum ve sabahın ilk çayı. demli...

gazeteler hiç okunası değil ama karıştırmak güzel... alışkanlık...

benim cundam. uzakta yurdumun turistinden. ne güneşlenme derdi ne de güzel yemek. tek dert ruhu yakalamak sonuna kadar adanın ruhunu. yaşananları o güzelim taş evlerde. asırlık incir ve zeytin ağaçlarının gölgesinde yakalamak.

gün hızlıca geçti. deli rüzgar sersem etti. deli dersem inanın sanki silip süpürmek istedi bizi, kalabalığı.

sadece kalben aşık olanlar kalsın istedi. ve ben KALDIM...





11 Ağustos 2011

simon bolivar senfoni orkestrası ve İstanbul

geçtiğimiz akşam merakla beklediğim bir konserde aldım soluğu. Simon Bolivar Senfoni Orkestrası... Önemli bir sosyal proje Eli Sistema ve şimdi de dünyaya malolmuş müziği ile konuklarını ağırlıyor İstanbul'da.

Harika çocuk kıvamında bir şef Gustavo Dudamel. Genç kadınlar ve adamlar, kemanları, çelloları, arpları ve flütleri ile. Gittiğim gece repertuar harika... Bir gece öncenin Çaykovski'sinin ardından Ravel ve Stravinsky ağırlıklı bir tat. Yeni iki besteci tanıdım bir de Carlos Chavez ve Evencio Castellanos özellikle Evencio'nun Santa Cruz de Pacairigua Senfonik Suiti bu orkestranın yorumu ile beni başka dünyalara götürdü.

Öncesinde gün batımında Haliç'in ruhu sardı içimi, kıyıya vuran hafif dalgalar, güneşin yarın geri geleceğim diyerek gitmesi ve yerini gölgeli bir alacakaranlığa bırakması... Karşı kıyıda nefes alan hayata öylece bakan ölüler...

Ve konser başladı!

Bembeyaz Türkler oturmuş sisteme dünyanın sistemine kendilerini "beyaz türk" yapan sisteme başkaldıran bir ülkenin muhteşem çocuklarını izliyorlardı. Hemde üzerine para verip!?

Belki de "güven, sevgi, emekle" yaratılmış bu sistem; güven,emek ve sevgi nedir bilmeyen belki de kaybetmiş insanları bu kadar kendine çekiyordu kim bilir?

Müzik sizi düşten düşe, dünyadan dünyaya geçirirken; birazdan kapıdan çıkıp içine karışacağınız dünyaya sadece bu müzik eşliğinde kafa tutabileceğinizi hissettirdi belki de.


Evencio Castellanos

Santa Cruz de Pacairigua

29 Temmuz 2011

"Sonsuz bir uzunluktur insan varlığı. Yel gibi esicidir. Ama gene yel gibi maddeseldir, ince, hü­zünlü bir madde." 

Aşk ve Poster / Demir Özlü

21 Temmuz 2011

dans müzik ve gece

dans ve müziğin birleşimi çocukluğumdan beri içimde titreşimler yaratır sanki çırpınan bir çift kanat gibi. hızlıca yükselen duygulara müzik eşlik ettiğinde başka diyarlara gidersin sanki hiç dönmeyecek gibi. sahnede olmak dans eden bedenlere dokunmak ve onlara karışmak ve hep orada, o sahnede kalmak bazen ter bazen kahkaha bazen gözyaşları içinde... istanbulun yıldızlı göğü altında ter ve görselliğin birleşimi müziğe karıştı. mekanların bir ruhu olduğunu düşünürüm hep. sahnede tanrılaşmış balerin ve baletler mekanın ruhuna karıştı ve unutulmayacak bir gece anılara eklendi.

tek sorun garip yurdumun sırf ünlü olduğunu bildikleri için belki de hayatlarında bir ya da ikinci kez bir bale gösterisine inanılmaz kıyafetler içinde kendilerini göstermek için gelmeleriydi. sahnede olma aşkı nasıl bir şey acaba? durup düşündüm devleşen sanatçılar sahnedeyken, sahnede olma çabasındaki küçük adam ve kadınlar.ne garip bir çelişki.

Eski İstanbul insanlarını düşündüm hani operalara en şık kıyafetlerini giyip gelenleri. Hatta şimdi bile Süreyya Operasındaki temsillerde rastlarsınız son kalanlara. Kimi zaman küçük şapkaları, şık broşları ile dönüp bir daha bakmak isteyeceğiniz 80'li yaşlarında anılarla dolu kadınlar ve adamlar. Onlarla dün geceki garip güruhu karşılaştırdım. Rengarek şıkırtılı gece elbiseleri içinde varolma savaşı veren adamlar ve kadınlar...

Dans ve müzik sadece bu kaldı geriye yani en güzeli...

 

18 Temmuz 2011

yeniden

yine kocaman günler geçmiş bir satır bile yazmadan. oysa kitap sayfalarını dolduracak duygular ve düşünceler içimde. yazmaktan korkar oldum, satırlarda sadece içimi boşaltan bir kadın görüyorum; bazen iğneleyici bazen acıyan bazen garip bir şekilde başka şeylerden bahseden kendinden uzaklaşıp. çünkü anlar geçiyor ve nefes alıp vermeye devam ediyoruz. bazen anlamsız gelse de devam ediyoruz.

yazmamanın yanı sıra yine okuyamama krizi de geldi çattı...gazeteler haftalık üst üste, kitaplar raflarda yerlerini aldı kapaklarının açılmasını bekliyor, başucumda şanslı olmasından mı ne az aralanmış bir kitap bir daha buluşmayı bekliyor benimle. her okuyamama krizinin sonrası çılgınca satırlarda kaybolma oldu... ah ne zaman gelecek bir o kriz gelse.

çiçeklerim açtı balkonda kırmızı sardunyalar.kıpkırmızı ateş gibi.

bazen o kırmızı sardunyaların bir Ege kasabasının balkonunda olduğunu hayal ediyorum gözlerimi kapatıp... burnuma hafiften bir iyot kokusu çarpıyor, kulaklarımda rüzgar ve rüzgarın azizliği ile kıyıya çarpan dalgaların sesi.

yoruldum galiba beynim huzur ve dinginlik peşinde. neden böyle oluruz duygusal travmalardan sonra. kalbimiz kadar beynimiz de yoruluyor, biri acımaktan biri düşünmekten olsa gerek.

25 Haziran 2011

evrimin oyunu

gel dese...

o kadar çok dedi ki...

yoruldu
insan yorulur bilir misin
yorulur
ve gider arkasına bakmadan... o kadar yorgundur ki başını çeviremez bakmak için ve gözleri yoktur arkasında

ve kaybeder belki de bunun için...

 evrimin oyunu bu insanoğluna...

 dönüp arkasına bakamaz...

...
...
...

24 Haziran 2011

kurşun gibi ağır hava...

hava kurşun gibi ağır... nefes aldırmıyor

Nazım ne güzel söylemiş. Gece mum ışığında buluştuk onu anlatan yeni kitapla. kitaplar en iyi dostumdu her ne olursa olsun. şimdi de... kütüphanemin boş rafları var hala. geride bıraktığım ne çokmuş.

bir serinlik hafif bir müzik çalıyor ne diyor anlamıyorum. hiç fransızca öğrenmedim. neden? başka şeylere zamanın daha kıymetli olduğu günlere adanmış olmak mı? belki de.

özgürlüğü herkes seçebilir hayatında bir an. ya seçmediğin özgürlüğün içinde bulduysan kendini. ve o özgürlükten keyif almaya başlarsan. buna özgür olmak denir mi yahu?

kırmızı sardunyalar hepsi pırıl pırıl gece karanlığında bile.gülümsüyorlar bana ve hayata...

20 Haziran 2011

Yine KİKİ

önce Urban'da "bir" masanın (müdavimleri bilir hangi masa olduğunu) cam yüzeyinin altında karşılaştık başı yana yatmış kapattığı gözleri ile.gözlerinin içini göremesem de ne kadar hüzünlü gelmişti. ardından bir blogda hayat hikayesi.

taptığım şehir Paris ve Paris'in taptığı kadın Kiki...

şimdi elimde hayat hikayesini anlatan muhteşem bir çizgi-roman ile duruyorum. nasıl bir heyecan anlatamam. onun hayatının içine girip günler ve geceler geçireceğim.

yavaş okumalıyım bu sefer ki daha keyifli olsun (hiç beceremedim ki bugüne kadar yine farklı olmaz ya neyse)

17 Haziran 2011

mutluluk ya da mutsuzluk

mutluluk...


aramak gerekmediyse...sahipsek... sahip olduğunda değerini anlamadıysak anlamak istemediysek ve kaybettiysek. işte o zaman günümüzün yüce tabiri postmodern terimler girer hayatımıza.sokarız o terimleri kendi dünyamıza belki de o terimler bir tül gibi etrafımızı sarsın ki buna sığınalım istersiz.


mutlu olmak kendi içinde mümkün...ama en önemlisi amacımız mutlu olmak olmamalı sadece mutlu olduğumuz "anı" yakalamalı ve ona sahip çıkmalıyız.


kendimize benzeyen, anlandığını, anlamlandırıldığını, değer kattığını bildiğimiz bir "ana", "anlara" sahipsek. işte o sahiplik - sahiplik deyince kimileri bunu iplerle bağlanmak hareketsiz kalmak ile özdeşleştiriyor. ve özgürlükleri için kasıt haline getiriyor. asıl özgürlük ne, kim olduğunu; ne istediğini bilerek ve bunun arkasında durarak olur - bizi mutlu eder.  


gerekirse yalnızlıkta mutlu etmeli insanoğlunu. neydi adamın dediği, her insan güvenli bağlanma için yaşar ve bunu arar. güvenli bağlanma aynı zamanda mutlu olmak değil mi? ya da mutlu kalabilmek. ya da her neyse...

8 Haziran 2011

Öfkelenin!

"Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır" (Kant)

"sapere aude!"

(alıntı: Öfkelenin! - Stéphane Hessel)


****

karanlık

sizde elektiriklerin kesilmesinden korkanlardan mısınız? ben onlardanım. onlarca mumun bile aydınlattığı evde korkanlardan.

hep yalnızken elektiriklerin kesilmesi en büyük korkum olmuştur.

elektirikler kesilince sanki karanlıkta evin birden farklı bir şekilde canlandığını kendi sesini ortaya çıkardığını hayal ederim. yüz mumluk ampüller yanarken bastırılan, hapsolan iç sesin.

karanlıkta oturmak istediğinizde nedense o ses duyulmaz sadece elektirikler tümden gittiğinde bilir ve ortaya çıkar. çünkü bilirsiniz ki bir dokunuşunuz sizi aydınlığa çıkartacaktır. bekler sessizce yapacağınız birşey olmadığı "anı"

3 Haziran 2011

Nazım'a selam olsun...


paul eluard

AYDINLIK

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben


Kulak ver dinle
Her acının sonunda


Açık bir pencere vardır
Aydınlık bir pencere


Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek


Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek


Uzanmış açık bir el
Canlı canli bakan gözler vardır


Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır

1 Haziran 2011

keşif

geç ama keyifli oldu

ıslak kumda

çıplak ayaklarım kumların içine batıyor. yaz günü gibi ılık değil kum tanecikleri. serinliğini hissettiriyor hafiften. yakın uzaktan dalgaların sesi köpük köpük.
bir kaç adım sonra sislerin içinde yüzleri görünmeyen insan sesleri, kimi denizde kimi kumda...
bir kaç adım sonra kum nemleniyor aynı içinde nefes aldığım hava gibi...

ıslak kumda yürümek ve denize ulaşmak
birden hafif bir su çırpınışı ayaklarıma ulaşıyor serin çok serin aynı bastığım ıslak kum tanecikleri gibi

uzun soluklu yürüyüş iyot kokulu havayı içine çekerek ve kıyıya vuran dalgalara arkadaş

içimden bir ses özgürlük ıslak kumda yürümek midir diyor.
içimden bir ses ıslak kumda yürümek karnını ağrıtır diyor

içimden bir ses "özgürlük, ıslak kumda karnının ağrıyacağını bile bile yürümeye devam etmektir" dedi...

31 Mayıs 2011

yeniden yazmak (ama az...)

kaç uzun gün olmuş yazmayalı. blog sürekli aklımda nedense yazmak isteği sürekli içimde. ama galiba yazmaktan çok düşünmenin sağalttığı bir dönemdeyim.
bugün onur caymaz'ın blogunda çok güzel bir yazı okudum belki de kaçırdığım birgün pazar eki yazısı... kim bilir?

http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2011/05/edip-canseverde-alkol-oranlar.html

21 Mayıs 2011

sisler bulvarı

sisler bulvarı gibi...

geceye sis indi, serin ama dirilten bir hava. veranda da oturup kalın bir su bardağında kırmızı şarap yudumluyorum. sisin içinde ufak bir tavşan sanki peşinde biri var, koşuyor. eminim kalbi hızlı hızlı atıyordur benim gibi.

benimse sadece peşimde olan kendim. kendi ruhum.

yarım yamalak bir hikaye gibi hayatım. şimdi evimden kilometrelerce ötede başka bir gökyüzünün altında geceye karışıyorum yitik bir hikaye gibi.

haksızlık ediyorum ben hiç yitik bir hikaye olmadım. bunu kendime uygun bile bulamıyorum ama galiba bunu söylemek şu "an" itibarı ile beni rahatlatıyor. kendi hikayenin ana kahramanı olmak hep bunu istedim ve oldum. ama böyle miydi? bir dakika şimdi geçmiş ile hesaplaşma zamanı değil...

sisin içinde kendimi aramak istemiyorum çünkü hiç kaybolmadım !!!

19 Mayıs 2011

ikinci yarısı

ne garip bir zamanda çıktı kitap... new york metrosunda ilk sayfalarını okudum. burada elimde olabilmesi için ne kadar çok aradım kaç kitapevi. ama değdi. satırları arasında kayboluyorum.

o güçlü kadını arıyorum içimde. kalemine sağlık Ece Temelkuran. sayfalar eridikçe içim dolacak ve satırlara dökülecek hissettiklerim.

14 Mayıs 2011

dönene kadar...

yola çıkmak hep hüzünlü gelmiştir. bir yerlerden birşeylerden uzaklaşıp başka hayatların arasına karışmak.geride özlemler bırakmak. bıraktığını yeniden bulabilme heyecanı.

giderken ilk defa kendimim, kendi kendimeyim. oysa öyle alışığımki giderken özlemler, geri dönüşte bildik heyecanlar bulmaya. şimdi ise bilmedik heyecanlar için döneceğim. yeni bir hayat bekliyor hayatımı. ne ironik değil mi?

bu bir nefes alma molası olmalı. mola almak insana iyi gelir değil mi? basket maçının en heyecanlı yerinde kenara çekilmek ve derin bir nefes almak.

uzak bir göğün altında yıldızlara bakıp dünya üzerinde küçüçük bir nokta olarak "ben" i anlamak ve dinlemek istiyorum.

İstanbul kal sağlıcakla ben dönene kadar... herkes sana emanet!

11 Mayıs 2011

suç ortağı

"....


yalnızlık

hızla alçalan bulutlar

karanlık bir ağırlık

hava ağır toprak ağır yaprak ağır

su tozları yağıyor üstümüze

özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır

eflatuna çalar puslu lacivert

bir sis kuşattı ormanı

karanlık çöktü denize

yalnızlık

çakmak taşı gibi sert

elmas gibi keskin

ne yanına dönsen bir yerin kesilir

fena kan kaybedersin

kapını bir çalan olmadı mı hele

elini bir tutan

bilekleri bembeyaz kuğu boynu

parmakları uzun ve ince

sımsıcak bakışları suç ortağı

kaçamak gülüşleri gizlice

yalnızların en büyük sorunu

tek başına özgürlük ne işe yarayacak

bir türlü çözemedikleri bu

ölü bir gezegenin

soğuk tenhalığına

benzemesin diye

özgürlük mutlaka paylaşılacak

suç ortağı bir sevgiliyle......"

10 Mayıs 2011

donsun hayat

sanki bir su geçiyor içimden. serin ama bir o kadar da çamurlu.
çamur ne işe yarar temizler mi içimi. yoksa o çamur göz yaşları mı derinden akan. sessizce... arkada bırakmak çamurlu göz yaşlarının işe yarayabileceği bir şey mi? kaz dağlarının içinden geçen serin sular gibi olsun istiyorum akan su. temizlesin içimi. hasanboğuldu da çıplak ayaklarımı serin suların içinde gezdirmek istiyorum. ayaklarım bedenim olsun buz gibi sularda donsun ve öylece kalsın. ne bir damla gözyaşı ne iç sıkıntısı ne de başka duygular olsun. sadece boşluk ve donma...buz gibi bir havada nefes almak istiyorum ki aldığım nefes içimi dondursun. dondursun ki içimdeki yangın yeri biraz olsun soğusun.
saatin dakikaları bu kadar mı yavaş, bu kadar mı yavaş geçer zaman acı çekince...

8 Mayıs 2011

Sidney Bechet / Petite Fleur


Atilla İlhan dinlermiş Paris'te
Sidney Bechet :) harika....

hayat

ağladım, güldüm, konuştum... zaman geçiyor hayat devam ediyor. edecek. zamanın alıp götürdüğünü kim geri getirebilir ki? ben mi siz mi? kimse...
kimseyi dinlememeye alışığım ben. tek dinlediğim ve fikirlerinin hayatıma anlam katmasına kendimi gerçekleştirmeme yardım etmesine izin verdiğim insanı alıp götürdü zaman. zaman değil, bu doğru değil başka şeyler. burada yalan söylemeyeceğime yemin etmiştim. şimdi doğrudan başka gerçek yok.
ne kadar çabuk oldu gibi geliyor kopuşlar, aslında kendimizi hazırlıyoruz herşeye. zor ama bunlardan da öğrenmek önemli. öğrenmek ve devam edebilmek.
ben devam etmeyi seçiyorum, öğrenmek istemezdim ama buna engel olmak mümkün değilmiş.

insanlar hayatlar, başka hayatlar işte bunun farkına vardım nekadar kapatmışım kendimi kendi dünyama.
şimdi başka hayatları da anlayıp yine kendim olup yola devam etmenin zamanı...

"I have loved, I've laughed and cried, 
I've had my fill - my share of losing.
But now, as tears subside,
I find it all so amusing.

To think I did all that,
And may I say, not in a shy way -
Oh no. Oh no, not me.
I did it my way."
 

Hakikat Arayışı

Mesele dergisinin mayıs sayısında ilginç makale ve ropörtajlar var. bu dergiyi her zaman her sayfasını okuyarak bitiremiyorsam da bazı makaleler öğretici olmanın da ötesinde duygularıma dokunuyor.
örneğin bu sefer "Deleuze'nin Proust Okuması:..." öyle garip dokundu ki hayatıma...

makale temelde sanatın içerdiği hakikat ve bu hakikatın gerçek hayata ne kadar dokunduğunu Proust'a göndermeler yaparak anlatıyor. Ama şu cümleler ;

"Kim hakikati arar? Hakikati istiyorum diyen kişi aslında ne demek ister? Proust insanın, hatta saf olduğu varsayılan bir ruhun bile doğal olarak bir doğruluk arzusunun, bir hakikat isteğinin olduğuna inanmaz. Hakikati, yalnızca somut bir durumdan dolayı karar verdiğimizde, bizi böylesi bir arayışa iten bir çeşit şiddete maruz kaldığımızda ararız... Bizi aramaya zorlayan, bizden huzuru alıp götüren bir göstergenin şiddeti her zaman vardır."

Kendi arayışımı düşündüm o kadar doğruki cümleler. Eğer hayatınızda huzuru kaybedecek duruma geldiyseniz hakikatı görmek ve bu şekilde yaşanan şiddete bir son vermek istiyorsunuz. ve arayış, eşeleme başlıyor hem fiziki hem de duygusal...
Sonu yıkıcı olabiliyor çünkü gerçeği kaldırmak çok kolay değil... ama gerçek yani hakikat bir yandan da farkınndalığınızı artırıyor. Mesela bende kendi varoluşumu kendi elime alma adımı için bir ışık oldu diyebilirim. kolay değil hatta çok acı ve zor ancak zamanı geldiğinde önünde engel olamıyorsunuz ne duygular ne de bedeninizle...

Mesele (Mayıs 2011) /http://www.meseledergi.com/

6 Mayıs 2011

mimoza

yazmak istemiyorum ama parmaklarım klavyenin üzerinde sanki başka birinin elleri gibi gidip geliyor.

içimde bir hissizlik varolmama duygusu.seçilmiş bir varolmama.

mimoza ağacına bakarken bugün parkta yazı düşündüm çiçekli halini, ne güzel kokardı. hep parkta yürüyen insanlar vardı ama bugün sanki herkes bir yerlere çekilmiş ve sabahın o saatinde bana bırakmıştı parkımı. parkurda bir tur, banklarda kısa bir mola. fark ettim ki farkında olmadan veda ediyorum.

uzakta denizin ortasında fener yanıp sönüyor gözüm ona takıldı şimdi yazarken birden. ada geldi aklıma. büyükada... ne güzeldir şimdi mimozalarda orada...

işte böyleyim gidip geliyor sürekli duygular, düşünceler... ama genel bir hissizlik hakim bedenime. sadece uyumak istiyorum.

5 Mayıs 2011

köprünün TAM üstünde / Melis Danişmend

Sekizinci Gün/The Eight Day

neden bu kadar eski bir film seçtim bilmiyorum hatta belki de seyretmiştim.
hep merak ederim otistik ve mongolları... özellikle mongolların o sınırsız sevgileri hep ilgili çekmiştir.
sevgilerini tartışmasız içten yaşamaları... hiçbir engel olmadan apaçık
daniel auteil en sevdiğim fransız aktörlerden onun filmleri hep cezbeci oldu benim için ve tabii fransız sineması. korkunç hollywood filmlerinden kurtlmamın kaçıncı sene devriyesi bilmem...

dönelim filme...



sevgisini karısını ve hatta çocuklarını kaybetmiş bir adam, tesadüfen bulduğu bir mongol. ve mongolun ona gerçekten sahip oldukarının değerini öğretmesi...

neden başka duygular daha üstün gelir... mesela bir erkek için başka bir kadın, özgürlüğü...ya da tutkusu...

peşi sıra koşabilirken varlığına kendi varlığı gibi yakın olduğu biri varken

neden yok. sadece gidiş var. bir seçim var. seçimler var...kabul etsekte etmesekte

filmi izleyin sizi gülümsetecek ve belki de sizin için neyin değerli olduğunu bir kere daha düşünmenizi sağlayacak...

4 Mayıs 2011

bir gün

bir gün diyorum geriye baksam. tıpkı şimdi bakmaya çalıştığım gibi. neler geçecek aklımdan ve kalbimden.

paylaşımlarla dolu sırt sırta bir hayat. başka ne istemiştim ki?

birlikte okunan satırlar,üzerinde düşünmeler ve aklını yanyana koymak

birlikte yaşanan anlar... yavaş yavaş sanki hiç bitmeyecek gibi

birlikte alınan nefesler sanki tüm dünyanın aksine sevgiyle

birlikte alınan yudumlar bir şili şarabından... kokusu, tadı sanki aşk gibi

sarılmalar... dost gibi aşık gibi, kimseye hiç sarılmadığın gibi...
uyku gelmiyor sadece bedensel bir yorgunluk
zamana karşı sayıyor beynim, bedenim anları
gelmesini beklemediğim geleceğin içindeyim
karmaşık, bazen dupduru bir akılla
uyku gelmiyor beynimin kıvrımlarına sıkışmış sorular
birbirleriyle yarışıyorlar
ben dost değilim ne kendime ne de bir başkasına

yağmurlu İstanbul

kulağımda janis joplin - me&bobby mcgee...
gece sesini dinliyorum sesinden.

zaman geçiyor insan nasıl da zamanın kölesi. neler yaşandı neler yaşanacak hiçbiri için bir engel yok olmadı. yaşandı ve bitti. bundan sonrası içinde sadece zaman var. tek gerçek bu.

yağmur sakince şehri kuşattı. bir kafede bir bira eşliğinde asfaltı döven damlaları izledim. sanki acısını çıkartıyordu yağmur şehirden.

yağmur... yağması iyiye işaretti benim için. ama şimdi sanki gökyüzü de benimle ağlıyor. ya da her bir ana anlam yüklüyorum. gereksiz mi? belki de. ama şu an ilacım bu.

aslında yaşanmışlıklara anlam yüklemeyi ya da anlam aramayı bıraktım. çünkü hayatın anlamı diye nitelendirdiğim alışkanlığım sona erdi. artık kendi alışkanlıklarını kendi başıma yaratmanın zamanı. buna güç toplamak belki de şu andaki edimsizliğim. hiçbir şey yapmak istemeyişim.

şehir seyretmek... gözümde cihangir tepelerinden bakınca görünen eski İstanbul manzarası var. gecenin ışıkları yanıyor şehrin her yerinde. en son ne zaman gittiğimi kiminle gittiğimi artık hatırlamak istemiyorum. hiçbir şey eskisi gibi değil.

eskinin arayışında olmadım hiçbir zaman. hep anı yakalamayı seçtim. iyiki de yakalamışım çünkü yaşananların geri gelmediğini öğrendim. bu bana en güzel şekilde öğretildi.

teşekkürler 'öğretmen'...

2 Mayıs 2011

sartre olmak

hayatta yalansız yaşanmış aşklar var mı? evet hep cevabını merak etmiştim ve evet cevabını biliyorum. hiç utanmadan yüzü kızarmadan seviyorum derken lanetli sözlerle aldatmak.

niçin acı çekeriz? belki de kendi içimizi rahatlatmak kendimizi garip bir şekilde huzura kavuşturmak için.

sartre ve simone olmak? bu kolay mı? onlar dürüsttü hayatlarına yalanı karıştırmadan kendi özgür ruhları ile boyun eğmeden yaşadılar kendilerini ve kendi aşklarını.
kendi doğrularını her ne pahasına olursa olsun yaşayan.
yalana sığınmayı tercih etmeyen. 

sartre olmak... kolay mı?

30 Nisan 2011

küçük beyaz yalanlar/Les petits mouchoirs



zarfa dokunmaya korktum. en son o dokunmuştu. bana verdiği son şeydi.almakta tereddüt etmiştim.ama aldım. ondan gelen herşeyi kabul ettiğim gibi bunu da ettim.

küçük beyaz yalanlar...

bir dostluk hikayesi. sımsıkı bağlı ve bir o kadar da uzak dostluklar. kendi dünyalarının ağırlığını birbirilerine yaslanarak hafifletmeye çalışan bir grup insan. kırgınlıkları, sevinçleri,acıları ve yalnızlıkları ile.

önce hayalini kurduğum hatta sahip oluo kaybettiğim bir bağ. dostlarımız ile kendi hayatımızı içine alan paylaşımlar. kendi evimizde dostlarımız misafir. hep hayalini kurmamış mıydım? kısa sürdü.

hayalini bu kadar derin kurduğun herşey gibi bir anda yok oldu.

film beni insanların çaresizliklerine götürdü. yapmak istedikleri ama başaramadıkları. başarmak için çabaya cesaret edemedikleri şeylere.

herkesin kendi yolu vardır hayatta ben kendi yolumu inatla çizmeye çalışanlardandım. ama başaramadım. başarmak mı istemedim?





28 Nisan 2011

kaybedenler kulübü

kaybedenler kulübü. bilgisayarımın şarjı bitiyordu ödüm koptu bu moddan kopacağım ve yazamayacağım kelimelerimi diye. neyse korku yok.

nihayet beşiktaş kopyacıları sayesinde bu gece seyirin parçası oldum.
keşke dedim keşke hala konuşsalar mikrofonun diğer ucunda şehre ve ruhlarımıza...

adamlar tutunamayan tutunmak istemeyen tutunmayı adam olmak görmeyen koca adamlar. içime dokundu her kelime an be an.

kaybetmek ne? neyi kaybedersek  bu hayatta geri getirmek için ne çok kan ve ter döksekte olmaz işe yaramaz. hemen aklıma gelen buydu. cevabım sadece benim için geçerli her birinizin başka cevapları var kendinize ait satın aldığınız daha şimdiden hayatlarınızda. benimki sevgi. benimki bedenimin bir parçası gibi onunla varolmayı seçtiğim adam. gitti.

içimde gitti. geri gelmeyecek kan ve ter döksemde geri gelmeyecek olan bu işte.

film benden bir parçayı taşıyordu biliyorum aslında hepimizden bir parça taşıyor gizli saklı kendimize bile itiraf edemesek. kenarda bucakta kalmış kırıntılarda olsa taşıyor işte inkara ne gerek.

en çok rutin yani rutinin olmazsa  durumu... sevdiğimiz insanlarla rutinler yaratmak insana özgü ama bu rutinin dişlileri arasında ezilenler kaybedilenler. onlar ne olacak.
en kötüsü de sen dişliler arasında ezilenin farkında değilsen ve bir anda bu gün ışında çırılçıplak karşına çıkartılırsa ne olacak? oldu...

hepimiz yalnızız. keşke bunun hep farkında olsak. insan olmanın doğası galiba en çabuk unuttuğumuz ve hatırladığımızda bize en çok acı veren duygu galiba yalnızlık. ama diğer bir taraftan bakarsan ya yalnız olmayı kendimiz yaratıyorsak zorla. ve bu bizi mutlu etmiyorsa o zaman neden hayatlarımızı yıkıp kendimizi o yalnızlığa kendi ellerimizle iteriz. nedir kendimizden istediğimiz? özgürlük mü? başka hayatlar mı tanımak istediğimiz? ya sonunda istemediğimiz noktada bu sefer seçtiğimiz yalnızlık kendi kapanımız olursa? neyse seçimler insana özgü insanız değil mi hala?

kaybedenler kulübünü seyredin... hatta dinleyin en iyisi... hepimize dair bir parça taşıyor satır aralarında...

sisli bir sabah

derin bir nefesle sisli bir sabaha uyandım. saat 6:30 sonra 7:30. ne olduysa o arada oldu.
camdan dışarıda uyanan yeni bir hayat yeni bir sabaha. sonra işte o bir saatlik uyku denemesi. rüyada ağlar mı insan katıla katıla. ben ağladım. ağlamaktan nefes alamadığım için uyandım o bir saatlik uykudan. insan rüyasında ağlamaktan nefessiz kalıp uyanır mı? uyanırmış, öğrendim.
neler öğreniyorum. ben bunları öğrenmek istemiyorum ki. öldürmeyen acı güçlendirirmiş. böyle bir söylem vardır. inanmak ne güç. sağlamasını yapıyorum bu söylemin. bakalım kim haklı çıkacak bu işten.

evden çıktım. tanımadığım bir sokak. kuşlar ötmeye başlamış akşamki o çılgın yağmurdan sonra. güneşi bekliyorlar ama nafile. beklemesinler gelmeyecek. gelemeyecek.

sis... karşı ağaçları kaplayan.... hafif bir yağmur serinliği... yüzümde sonra bedenimde...

bir sigara nefesi... uyan artık diyor... uyan...

27 Nisan 2011

yazsam ne olur diyorum her şeyi buraya adım adım yazsam. kendim okusam dursam sadece ama beynim düşünmekten dursun diye yazsam.
sana günlük diyemem blog sadece bir sayfasın o garip algılayamadığım uzamda. sadece bana bir yer açtın ve ben klavyenin tuşlarına hırsla bastıra bastıra yazıyorum işte.
işteyim şu anda çalışmam lazım ama beynim sadece şu anda düşünmemeye sadece aklımdan geçen kelimeleri buraya bir ipe dizilmiş boncuklar gibi sıralamaya yetiyor. çirkin kırmızı küçük yamru yumru boncuklar.
yamru yumru çünkü hayata tek bakışım bu şu anda. gözüm her şeyi yamru yumru görüyor. akıl süzgecim çarpıldı. kalbim ise onu boşver en boktan durumda olan o.
akıl mı aklı ne yapayım ben bu durumda ne işe yarayacak ki? dün bir kitap aldım yky levi strauss. etnolog. kitapta harika fotoğraflar. tek görmek istemediğim adam sartre var bir onun gözünün içine bakamadım aralarında. aslında en çokta ona bakmak istedim gözümü kırpmadan. ne salakça ölü bir adama kızıyorum yaşayanı varken az uzakta. bana bunları yaşatanı.
yeter yazmaktan da bunaldım. bulantı mı bunaltı mı? sen seç!!!!

yas

yasını tut, ağla geberene kadar ağla, burnun silmekten yara olsun dedi doktorum. yasını tut yoksa gelip bir gün öcünü alır senden. bu kadar mı?

another year

yalnızlıkla dolu bir öykü
galiba tam zamanında hiçte işime yaramayacak bir film seçmişim izlemek için

mutlu ve tüm varoluşlarını birlikte tanımlayan yaşlıca bir çiftin etrafında örülü bir hikaye
çevrelerinde aşkı yakalamış ama kaybetmiş histerik adamlar ve kadınlar

korktum o adamlar ve kadınlar gibi olmaktan
acıları ve histerileri ve hikayeleri öyle derindi ki... halbuki benimki yeni başladı hem de öyle tazeki

filmin her saniyesi içimi daha da acıttı. sanki hiç iyileşemeyeckmişim gibi içim daraldı. sanki o mesajı kafama vura vura anlattı her kare her an her cümle

böyle mi hayat bu kadar acımasız mı insana karşı

ben acımasızlığı en yakınımda beni sevdiğini sandığım bir adam tarafından zorla tattım.

keşke seyretmeseydim dedim defalarca ama elim gitmedi o lanet stop tuşuna... gerçekle yüzleşti yalnız kadın


26 Nisan 2011

End

What we call the beginning is often the end.
And to make an end is to make a beginning.
The end is where we start from.
– T.S. Eliot

Devamı: http://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/t-s-eliot-valerie/#ixzz1KbaVtl9U
Under Creative Commons License: Attribution Non-Commercial No Derivatives

sabah yine sabah

karışık, karmakarışık bir hayat
bilmedim ki hiç düzen nasıl sağlanır çünkü gerek yoktu çünkü bir yoldaşım vardı hayatı düzene koymama gerek bırakmayacak.
şimdi şaşkınca hayatın akışına tutunmaya çalışıyorum.
geceleri yalnızlık, koyu kopkoyu bir yalnızlık
içimi daraltan, ağlamaktan bile alıkoyan. ağlamaya başlayınca sanki hiç duramayacakmışım korkusu
ilişkimize  güvenmedin diyen adamın telefondaki sesi oysa ki bir süre önce tutkuyla koştuğu bir kadın var. hala var ve hep olacak
ben sevgimi sınırsız yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım.
yalnızlığımı da...

22 Nisan 2011

kırık kanatlar

" tutunacak dalın var benimse kanatlarım kırık, kırık kanatlar tekrar çıkar mı? uçabilir mi bu acıyan kadın tekrar?"

genç bir kız, heyecanlı umutlar içinde bir okul bahçesinde. buluyor aradığını seveceği adamı. adam güçlü emin kendinden mutlu ediyor küçük kızı hayatında olmadığı kadar. yaşam başlıyor her anı "var" eden.
yıllar geçiyor adam seviyor başka bir kadını, o kadının "yalnızlığını", hayatını merak ediyor. peşinde kadının sevgiyle, tutkuyla.

ve özgürlüğüne yazgılı adam yalnızlığına tutkun olduğu kadınla...

okul bahçesinde bırakıyor diğerini hiç tatmadığı yalnızlığa mahkum ederek...

19 Nisan 2011

bahar

yıllar önceydi
bir okul bahçesinde buluştu hayatlarımız
köhne ve gri binaların arasında kalbimin çarpışı hala aklımda
kokunun yarattığı sarhoşluk kalbimde
genç ve heyecanlıydık
14 yılı aç bir çocuğun sevdiği yemeğe koşuşu gibi geçirdik
kendi varoluşumuzu, hayatımızı "bizi" yarattık birlikte
hep birlikte
an geçirmeden ayrı

hayatın ne getireceğini bilemeden
"biz" vardık ya bir aradaydık ve yaslanmıştık ya birbirimize
hayat, zaman, dostluklar her şey ötemizdeydi
itip kakmadan acı vermeden yaşandı 14 yıl

bir mayıs ayında başlamıştı
bahar gelmişti
bahar kalbimdeydi, kalbimizdeydi hınzırca

şimdi ise sonbahar
yağmur yağıyor kalbime
dinmiyor acı
dinmeyecek biliyorum çünkü bu bahar yağmuru değil ki
baharın bitişi
bir müjde değil

artık bahar sadece bir mevsim
heyecanım değil...

mayıs 1997 - nisan 2011

14 Nisan 2011

acı

canım yandı bir daha hem de en kötü şekilde. yetmedi mi çekilen acılar, yüz yüze gelinen gerçekler ve yalanlar. yetmedi. hala inanmayı sürdürdüm sevgim için ama yetmiyor yetmedi. bitti.
giderken öğrendim gideceğini ne bir haber ne de bir işaret. sadece bitik bir gidiş.
sarılırken sabah düzeleceğine dair hala yalanlar sıralarken bile inandım ben.
ama artık bitti. sonsuza kadar. acı çekmek ağır geliyor artık bedenime ve ruhuma

12 Nisan 2011

Cin Ayşe

Harika bir dergi keşfettim "Cin Ayşe". Tüm Cin Ali'lere inat direnmeyi ve yazmayı sürdüren kendi hayatına sahip çıkan kadınları hissettirdi bana. Hem de harika konusu olan bir sayı eşliğinde oldu bu keşif. "Beat Kuşağı Kadınları". Son dönemde bu kadar sarmamdan mıdır nedir bu kuşağa ve yazdıklarına aralarında hiç "yazar" kimliği ile bulunmayan kadınlara merakım iyice artmıştı. Pandora'da rafta kapaktaki başlığı görünce elimi uzatıp dergiye neredeyse saldırdım. Kerouaclar, Burroughs'lar artık erkek değil dişiler :) hepsinin soyadlarının gölgesinde kaldıkları erkeklerden silkinmesi ve hayatlarını nasıl kurdukları nasıl kendi olduklarının küçük iz düşümlerini bulacaksınız bu dergide... bir sonraki sayıyı hevesle bekliyorum. yaşasın cin ayşe gibi dergiler

blogda var tabii... http://cinayse.blogspot.com/

cin ayşe

30 Mart 2011

geceden sabaha, sabahtan güne kalanlar

"yağmurla uyandım. dama vuran küçük çırpınışlar, önce uykumun içinde sonra belli belirsiz uyanıklığımda. gri gökyüzünün ardından ben buradayım aslında diyen ve kendini civa rengi ışıklar ile göstermeye çalışan güneş.
ne tezat... güneş ve gri... ama bir araya gelince hayaller kurduruyor.
ruhum yorgun çok uzaklarda bir köşeye çekilme peşinde arsızca. hele de böyle günlerde gri bulaşınca ruha aman vermiyor kaçma arzusu.
sabahları yağmurda araba kullanmayı seviyorum bir de silecekler camdaki damlaları bir daha ki buluşmalarına kadar silip götürmesin mi. silik bir radyo tınısı kulaklarımda bazen hafif bir cızırtı sanki savaş zamanı ajans dinliyorum derinden. dönen tekerlekleri hep gitmekle özdeşleştirdiğimiz için mi acaba hafifletiyor insanı aracın devinimi... belki de...
yolda karşı şeritte işten sabahın bu saatinde çıkan bir fabrikanın vardiya işçilerinin servisi çarptı gözüme. emek ne garip şey... sabahın saat sekizi ve evlerine uyumaya gidiyorlar. geceyi ve sömürüyü bir uyku aralığına hapsedecekler. zafer uykuda onların. ve sonra tekrar başlayacak ve tekrar ve tekrar taa ki bedenleri bıkıncaya kadar... bir fabrikanın gecesini hayal etmeye çalışıyorum. devinen bantlar, sıcak, ışık...gecenin karanlığında havaalanlarını ve otelleri hep sevmişimdir. hep insana dokunabilirsin. kendi yalnızlığınla boğuşsanda insan bedenleri çevreler seni acaba bir fabrika gecesi de böyle midir?"

29 Mart 2011

HOWL/ Uluma... "Ulu uluyabildiğin kadar... aydınlığa doğru"

Beat kuşağı, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Neal Cassady, San Francisco, City Light Kitapevi... adlar, yerler, kişiler.. bir dönem. 50'ler. ağır aksak, kimi zaman freni patlamış bir araba gibi içindekileri kendi kelimeleri ile ortaya saçıp savuran bir kuşak. ne için vardılar kimleri etkilediler. belki de sadece kendilerini etkilemek istediler sadece kendilerini kim bilir. Zaten Ginsberg bir söyleşisinde Beat kuşağı diye bir şey yoktur diyor. ama sanırım bu yadsımadan çok kuşak olamayacak kadar büyük kuşak olamayacak kadar cesur demenin bir diğer hali. film etkileyici, şiir etkileyici, insanlar etkileyici. seyretmeden geçmeyin...


             

23 Mart 2011

Harika bir kadın keşfettim. Anja Meulenbelt. Geçen hafta bir kitabıyla girdi önce hayatıma ve sonra da "hayatı" ile. Bir kadının kendi kadınlık durumunun, siyasi ve politik duruşunu yapılandırmasının ve kendi ayakları üzerinde nasılda emin bir şekilde duruşunun öz yaşam öyküsü "Utanç Bitti" 




Arka kapağı şöyle diyor;

"Meulenbelt önce anne! Sonra sosyalistliği, feministliği, lezbiyenliği, çokeşliliği ve uyuşurucu maddeleri denemiş bir kadın. Hayatın kıyılarında değil erinliklerinde yazşamayı göze alan; sözcüklere değil hislerine, tenine, kanına, parmak uçlarına inanan biri... 
Yayımlandığında feminist çevrelerde büyük yankılar uyandıran ve sekiz dile çevrilen bu kitapta erkek egemen toplumun kendisine dayattığı rollerden kurtulma hikayesini kişisel, içten ve cesur bir dille anlatıyor. Feminizmden değil, onun nasıl yaşadığından söz ediyor. Kullandığımız dilin kadınları ifade edemeyecek kadar eril olan özelliklerine; kadınların parçalanmış kimliklerle yaşamak durumunda kaldğında, 1970'leri sarsan "cinsel devrim"in "cinsel" ama "devrimci" ıolmadığına; "solcu erkekler"in de "erkek" ama "sevgili" olmadıklarına; beyaz atlı prens masalına; kadınlarla / erkeklerle yaşanan cinsellik, kıskançlık, yalnızlık sorunlarına; aydın erkeklerin bile utançlardan arınmış kadınlarla yaşamayı beceremediklerine dikkat çekiyor. 
Utançlarından kurtulan, kendini, bedenini seven bir adın olmanın zor ama imkansız olmadığını gösteriyor."


Doğrusu zor bir dönemden geçerken satırlarının arasında kaybolduğum kitap bana güç verdi. Belki de başkalarının hayatı ile benzerlikler bulmak ve bundan kendine güçlü olabilme mesajları çıkartmak doğamda var. Çünkü fark ediyorum ki ne zaman yaşamın kıyısında dursam güçlü bir kayaya tutunma refleksi gelişiyor içimde kendimden bağımsız.
Kitap aynı zamanda 60 ve 70'li yılların kadın hareketine de göz atmanızı sağlayacak ve biraz bu konuda hassasiyetiniz varsa "nerede yanlış yaptık? nerede bu kadın hareketi?" sorusunu sormanıza yarayacak. çünkü kadınlık durumunu erkekler ve kadınlar ile irdelerken tüm yaşadıklarına somut bir çözüm bulmak için günler ve gecelerini vermiş Anja kadın hareketine.. İşte bu noktada kapitalizmin bize dayattığı kadın imajına karşı çıkabilmek için ne yapabiliriz noktasına getiriyor kitabın yazarı sizi.
İyi bir okuma deneyimi arıyorsanız hiç durmayın... kaybolun satırları arasında bir "kadının"...