30 Mart 2011

geceden sabaha, sabahtan güne kalanlar

"yağmurla uyandım. dama vuran küçük çırpınışlar, önce uykumun içinde sonra belli belirsiz uyanıklığımda. gri gökyüzünün ardından ben buradayım aslında diyen ve kendini civa rengi ışıklar ile göstermeye çalışan güneş.
ne tezat... güneş ve gri... ama bir araya gelince hayaller kurduruyor.
ruhum yorgun çok uzaklarda bir köşeye çekilme peşinde arsızca. hele de böyle günlerde gri bulaşınca ruha aman vermiyor kaçma arzusu.
sabahları yağmurda araba kullanmayı seviyorum bir de silecekler camdaki damlaları bir daha ki buluşmalarına kadar silip götürmesin mi. silik bir radyo tınısı kulaklarımda bazen hafif bir cızırtı sanki savaş zamanı ajans dinliyorum derinden. dönen tekerlekleri hep gitmekle özdeşleştirdiğimiz için mi acaba hafifletiyor insanı aracın devinimi... belki de...
yolda karşı şeritte işten sabahın bu saatinde çıkan bir fabrikanın vardiya işçilerinin servisi çarptı gözüme. emek ne garip şey... sabahın saat sekizi ve evlerine uyumaya gidiyorlar. geceyi ve sömürüyü bir uyku aralığına hapsedecekler. zafer uykuda onların. ve sonra tekrar başlayacak ve tekrar ve tekrar taa ki bedenleri bıkıncaya kadar... bir fabrikanın gecesini hayal etmeye çalışıyorum. devinen bantlar, sıcak, ışık...gecenin karanlığında havaalanlarını ve otelleri hep sevmişimdir. hep insana dokunabilirsin. kendi yalnızlığınla boğuşsanda insan bedenleri çevreler seni acaba bir fabrika gecesi de böyle midir?"

29 Mart 2011

HOWL/ Uluma... "Ulu uluyabildiğin kadar... aydınlığa doğru"

Beat kuşağı, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Neal Cassady, San Francisco, City Light Kitapevi... adlar, yerler, kişiler.. bir dönem. 50'ler. ağır aksak, kimi zaman freni patlamış bir araba gibi içindekileri kendi kelimeleri ile ortaya saçıp savuran bir kuşak. ne için vardılar kimleri etkilediler. belki de sadece kendilerini etkilemek istediler sadece kendilerini kim bilir. Zaten Ginsberg bir söyleşisinde Beat kuşağı diye bir şey yoktur diyor. ama sanırım bu yadsımadan çok kuşak olamayacak kadar büyük kuşak olamayacak kadar cesur demenin bir diğer hali. film etkileyici, şiir etkileyici, insanlar etkileyici. seyretmeden geçmeyin...


             

23 Mart 2011

Harika bir kadın keşfettim. Anja Meulenbelt. Geçen hafta bir kitabıyla girdi önce hayatıma ve sonra da "hayatı" ile. Bir kadının kendi kadınlık durumunun, siyasi ve politik duruşunu yapılandırmasının ve kendi ayakları üzerinde nasılda emin bir şekilde duruşunun öz yaşam öyküsü "Utanç Bitti" 




Arka kapağı şöyle diyor;

"Meulenbelt önce anne! Sonra sosyalistliği, feministliği, lezbiyenliği, çokeşliliği ve uyuşurucu maddeleri denemiş bir kadın. Hayatın kıyılarında değil erinliklerinde yazşamayı göze alan; sözcüklere değil hislerine, tenine, kanına, parmak uçlarına inanan biri... 
Yayımlandığında feminist çevrelerde büyük yankılar uyandıran ve sekiz dile çevrilen bu kitapta erkek egemen toplumun kendisine dayattığı rollerden kurtulma hikayesini kişisel, içten ve cesur bir dille anlatıyor. Feminizmden değil, onun nasıl yaşadığından söz ediyor. Kullandığımız dilin kadınları ifade edemeyecek kadar eril olan özelliklerine; kadınların parçalanmış kimliklerle yaşamak durumunda kaldğında, 1970'leri sarsan "cinsel devrim"in "cinsel" ama "devrimci" ıolmadığına; "solcu erkekler"in de "erkek" ama "sevgili" olmadıklarına; beyaz atlı prens masalına; kadınlarla / erkeklerle yaşanan cinsellik, kıskançlık, yalnızlık sorunlarına; aydın erkeklerin bile utançlardan arınmış kadınlarla yaşamayı beceremediklerine dikkat çekiyor. 
Utançlarından kurtulan, kendini, bedenini seven bir adın olmanın zor ama imkansız olmadığını gösteriyor."


Doğrusu zor bir dönemden geçerken satırlarının arasında kaybolduğum kitap bana güç verdi. Belki de başkalarının hayatı ile benzerlikler bulmak ve bundan kendine güçlü olabilme mesajları çıkartmak doğamda var. Çünkü fark ediyorum ki ne zaman yaşamın kıyısında dursam güçlü bir kayaya tutunma refleksi gelişiyor içimde kendimden bağımsız.
Kitap aynı zamanda 60 ve 70'li yılların kadın hareketine de göz atmanızı sağlayacak ve biraz bu konuda hassasiyetiniz varsa "nerede yanlış yaptık? nerede bu kadın hareketi?" sorusunu sormanıza yarayacak. çünkü kadınlık durumunu erkekler ve kadınlar ile irdelerken tüm yaşadıklarına somut bir çözüm bulmak için günler ve gecelerini vermiş Anja kadın hareketine.. İşte bu noktada kapitalizmin bize dayattığı kadın imajına karşı çıkabilmek için ne yapabiliriz noktasına getiriyor kitabın yazarı sizi.
İyi bir okuma deneyimi arıyorsanız hiç durmayın... kaybolun satırları arasında bir "kadının"...







4 Mart 2011

oyun değil ki yaşamak

Her sabah doğan güneş
Bir sabah doğmaz oldu
Elleri ellerimden
Kayıp giden yıldız oldu
Gülünce ışık saçan
O gözler yaşla doldu
Ağlama duymaz artık
Bir varmış, bir yok oldu
Giderken bıraktığı
Bütün renkler siyah oldu
Üzülme anla artık
Belki de huzur buldu

Dursun zaman,dursun diyorsun da
Oyun değil ki yaşamak
Sen inanmasan da bi' son var anla
Herkese inat

Her sabah doğan güneş
Bir sabah doğmaz oldu
Elleri ellerimden
Kayıp giden yıldız oldu
Gülünce ışık saçan
O gözler yaşla doldu
Ağlama dönmez artık
Bir varmış, bir yok oldu
Giderken bıraktığı
Bütün renkler siyah oldu
Üzülme anla artık
Belki de huzur buldu

Dursun zaman, dursun diyorsun da
Oyun değil ki yaşamak
Sen inanmasan da bi' son var anla
Herkese inat

Duysun seni, dönsün diyorsun da
Oyun değil ki yaşamak
Yok bir çaren anla,
Sakın uyanma yıllara inat...

1 Mart 2011

hissizleşmek

bilgisayarımın ekranında karlı bir manzara. kars... at arabasında giden bir adam. beyaz bir denizde sanki sonu olmayan. kafamın içindekileri atıp onun yerinde olmayı düşledim. beyaz bir denizin içinde; gök beyaz, yer beyaz bir tek o tezat bu uyuma. sanki ben işte buradayım der gibi... bende buradayım kendi beyazımın içinde nereye gittiğini bilmeden. sanki yuvarlanmak bu düşlemek. geçmişi düşlemek. neden insan zor anlarda geçmişe sığınır. yaşarken kıymetlisi olmayan geçmişe. haksızlık etmek istemiyorum. her anını kıymetli yaşadım geçmişin ama yazık ki zaman zaman aldanmışım.