26 Ekim 2011

bağbozumu



"Ayaklarıyla ezip fıçıya mı bastılar seni
Nefti kasnaklı bir fıçıya
Aldırma, kara üzüm!
Sen, o Kırmızı Şarabına doğru
İçten içe
Harıl harıl
Çalışmana bak, iki gözüm"

Tarihi Bağbozumu / Can Yücel


22 Ekim 2011

bedava metrobüs yolcuğu ve hannah arendt


dudağımda çarpık bir gülümseme, biliyor muydu acaba bana ilerleyen dakikalarda harika anlar hediye edeceğini...

tesadüfler...

durakta bekleyen kız hiç duraksamadan soruma cevap yerine akbilini makineye dokundurdu.

tüm ısrarlara rağmen bedelsiz bir geçiş ve küçük bir teşekkür... işte bana o anları hediye eden kişi... sadece bir göz teması...

koşa koşa geçen zaman ve işte kapısındayım nefes nefese uzun bir aradan sonra...

hannah sahnede... ne zaman duydum adını acaba? heidegger hakkında bu adam ne demiş diye bakarken satır aralarında aşklarını betimleyen internet sitelerinde mi? yoksa psikiyatrımın yazmayı düşündüğü kitaptan gönderdiği küçük kupleden mi?

o satırlarda düşünce, aşk ve acısını yakaladığımı hatırlıyorum. hatta gelen satırlara cevaben satırlarımda en baskın reddediş, onu özgün ve özgür bir kadın olarak betimlemek yerine heidegger'in aşk yaşadığı kadın olarak sunmak olmuştu.

garip bir şekilde kulağıma ilk çarpan ve hala kafamda yankılanan replik: "kelimeler kelimeleri gizler" oldu... bunun gerçeğini yaşadım. kelimeler kelimeleri ve hatta duyguları gizledi. kelimeler acıtırmış öğrendim.

ve geçmişten gelen bir hayalet gibi karşıma dikilen sözler; antisimetrik ilişkiler... devamı mutsuz mudur? ya da biter mi hatırlamıyorum. galiba beni alan sadece ilk iki kelime oldu devamı ise önemli değildi...

antisimetrik ilişkiler... bunu ilk duyalı beri hayat öyle değişti ki şimdi anlamını kavramakla birlikte gerçekliğini sorgulayamadan edemiyorum. onların ilişkisi simetrik miydi? felsefi ve düşüncesel paylaşımda evet hatta simetrikten de öte... ama heidegger bir "an" da düşünce sisteminde bazı bahanelerle (alman eğitim sistemini iyileştirmek, almanyanın eski büyük günlerine dönmesi vs. vs. vs)  hitler yanlısı olup çıkıveriyor. tarih akladı mı belki? orasını tartışmak gerek. ama hala büyük filozof, alman varoluşçularının önderi...



sonrası ise büyük ayrılık, araya giren yıllar, kendi başına yaşama, düşünsel varoluşuna tutunan ve başarılı olan bir kadın. burada tabii dönemi göz ardı ederek ve biraz da galiba muhafazakar davranarak hannah'yı da sorguladım. ilişkisini... ama diğer bir yanımda ismi bile büyük hocasına duyduğu öncelikle düşünsel aşkı ve sonrasında düşünsel aşkın getirdiği bedensel aşkı düşündürdü. tabii heidegger'in inanılmaz egosu sahnede boy gösterirken bir anlamda sonradan kendini gerçekleştirmişse de hannah'yı kurbanlaştırdım. "özür dilemek tarzım değil" diyebilen büyük EGO!

tiyatro, sanat işte böyle birşey...sorgulamak, düşünmek, öykünmek, başa çıkmak, değişmek, özgürleşmek... belki onlarca kelime daha yazabilirim...

yolda hep aklımda bana saniyeler kazandırarak aldığım keyfi borçlu olduğum kız vardı. hayatı, değerleri, düşünceleri nasıldı, kimdi?

bedava bir metrobüs yolcuğu ve sonunda yakalanan değerli "anlar"



13 Ekim 2011

Filmekimi'nin ardından...

evet bir festivale daha veda ettik...

verimli ve keyifliydi. bu kadar kötü bir sinemanın içinde festivaller bize nefes aldırıyor ama bir dakika gündemde bir zamanlar anadolu vardı ona haksızlık etmeyelim.


işte benden, gözlerimden ve zihnimden geçenler...




garip bir şekilde festivalin ilk filmi üçlü aşk kitabı gibiydi aslında hayatıma fazla dokundu ama olamayacağım olmayı tercih etmediğim tarafından. kocasının kendisini terk ettiği kadınla ve kocasıyla barışan onların hayatına dahil olan bir kadın. neden diye sordum. neden terk edilen kadın kocasını ve o kadını affetmek zorunda kalsın? modern olmak mı? yoksa çook ileri ahlak anlayışı mı. hayır ikisi de değil. kadının çaresizliği ve terk edilmenin acısını büyüklük göstererek kapatmaya çalışmak. sevenlere saygı ile ben sevmedim...




bir çift... hayatlarına bir kediyi katmanın sorumluluğunu kendi özgürlüklerinde arayan bir adam ve bir kadın. giden bir kadın. aslında mutsuz olduğunu anlamaları birbirlerine zaman tanımaları ile başlıyor. etkilendim ama gidecek yolu olan bir filmdi.


işte kapitalizm! dünyayı para ve rakamlar olarak gören beyaz yakalılar... ve sistem acımasızca yoluna devam ediyor küçük bir damla timsah gözyaşı bırakarak arkasında...





ve işte yine sahnede vahşi kapitalizm,  bu sefer bir erkeğin penisinin ucunda... hırsı, para tutkusu, katı aşk anlayışı ve kadını meta olarak gören erkek egosu ile karşımızda...
sonu mu, en son gece karanlığında sahilde kumlara doğru kapanan fabrika işçilerinden kaçıyordu :)



festivalin en keyifli filmi... bir julie deply dokunuşu. acı ve tatlı; gözyaşı ve kahkahalarla dolu bir aile eleştirisi. içinde tüm insani duyguları barındıran ama pek çok repliği bayağı düşündüren, sistemi kimi zaman eleştiren iyi çok iyi bir filmdi. tek sorun bir avm'de izlenmiş olması. bu beni isyan ettirdi. hele de öncesinde mecburen avm'de yenen bir yemekte bir yanında Ahmet Hakan bir yanında o kanserli karısını boşayıp havalı karısı ile sırıtan reklamcı adam olunca insanın midesi bir kendini şaşırıyor...
ama tek avuntu film tüm beklentimin ötesindeydi ve tüm bunları unutturdu.


ve son film... Holiday (fragmanını bulamadım...) Agatha Christie'nin fransız versiyonu, eğlenceli ama fazla mesaj taşımayan bir filmdi.


işte size bir filmekimi özeti... seneyi bekliyorum daha şimdiden heyecanla. ve sevinç, önümüzde her sene daha da fazla tutkunu olduğum !Fİstanbul ve büyük festival var.


İstanbul sonbaharda güzel... tüm vaad ettikleriyle...


** bu arada filmekimi ad olarak ne kadar metaforik... film ekmek, insanlara filmler sayesinde duygular, bakış açıları, düşünceler ekmek ve onların yeşermesini sağlamaya çalışmak belki de her sene her sene ve her sene...



10 Ekim 2011

ve keman sizi alır götürür...



an

yağmurlu pazar sabahında yollara düştüm erkenden, amaç festival kalabalığına katılmak.

üç film üstüste...

yürürken aklımda nedense "bir zamanlar anadolu" ve etrafımdaki Bilge Ceylan filmlerini sevmeyen "çoğunluk"...

birden dolmuş beklerken gözgöze geldik. delice yağan yağmurun altında.

suyun içinde yuvarlanan, duran, suyun hızı ile yine yuvarlanan bir kestane... ve yine o an filmde suyun içinde yuvarlanan elma gözümün önünde.

"anı" yaşadım... birden dünya durdu, sessizlik sadece suda yuvarlanan o kestane ve ben vardık. sadece bizim için yaratılmıştı o an...

işte bu an'ları... yaşamın biraz duraksadığı ve uzamın içinde yaşanan o teklik duygusunu seviyorum onun filmlerinde. sanki gerçek hayat,  bunu söylediğimde insanlar "gerçeğini zaten yaşıyoruz, aynını görmeye ne gerek, film seyredeceksem yaşadığım hayatın hızında olmamalı" diyor.

ama o "anı" bir yaşayabilseler.

ben ve suda yuvarlanan kestane...

suyun hızı ile yuvarlanan "o"; yaşamın, seçimlerin, duyguların "hızı" ile yuvarlanan "ben". ironik ama bir o kadar da gerçek...

7 Ekim 2011

başıboş satırlar

bir zamanlar anadolu seyredildi. eve dönünce düşünüldü üzerine uzun uzun... aklımda anlar ve imkansıza varan fotografi...

varlığın eylül sayısını iki kere almışım! işte tipik ben. ama ne salaklık...

ama ilk defa bu bana aferin iyi ki de yapmışsın yahu dedirtti. HBK'nın 12 nisan yazısı... unutulmaz. aslında hayatın, hayatımın değiştiğinin, değişeceğinin hiç farkında olmadığım günün tarihini taşıyor ve satırlar bir anlamda bana yazılmış gibi... mutluluk, yapmak istediğin şeyi yapmak, hayat, değişim... öyle çok mesaj var ki. ya da bu yanlı bir okuma. varsın olsun!

(ben ne çok "... " kullanıyorum, bu ne demek acaba. sürer devam eder cümleler o cümlelerdeki vurguyu, duyguyu mu artırmaya çalışıyorum bilinçsizce?)

ekim geldi yağmurlar başlasa... sararmış yapraklarını koklayarak sokağımın ıslak ıslak yürüsem.

1 Ekim 2011

ve Paris ve nihayet

midnight in paris, seyrettiğime galiba en çok dvd'ci sevinecek. 3 haftadır, haftada iki kere, hani woody allen'ın son filmi diye kapısından içeri girdiğimde, yine mi sen diye bakan adam yani :)

yaşadığımız çağdan hep farklı bir çağda yaşamak isteyen bize, aslında bunun insanlığın ya da daha net bir açı ile varoluşunu sorgulayan insan topluluğunun temel sorunu olduğunu anlatmaya çalışmış allen bu sefer kamera arkasından.hani biraz bende sizden biriyim diyerek.

fakat filmin ukala ve sevimsiz adamı şöyle diyor... "başka bir çağda yaşamak istemek aslında yaşadığın hayata tutunamamanın onunla başa çıkamamanın bir sebebidir... yani patalojik"

bir ironi yaratmış allen... başka bir çağda yaşamak istiyorsan bu hayatla başa çıkamıyorsun ya da varoluşunu sorgulayabilecek kadar benliğinin farkındasın...

galiba izleyiciye bunlardan birini, yani hangi açıdan bakarsan bak, kolay olmayanı seçmesi için bir pencere açıyor Paris'in insana verdiği sonsuz huzur ve herşeyi yapabilme cesareti ile...